TUS

Editör tarafından yazıldı. Aktif . Yayınlanma TUS

Sayın Prof. Dr. Anıl Çubukçu sizin Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) ile ilişkili çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz?

Hekim olup da TUS’un uzağında kalmak pek olası değildir tabii. TUS biliyorsunuz ilk kez Eylül 1987’de yapıldı. Ondan önce Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim hastanelerinde uzmanlık eğitimi (ihtisas) yapacak hekimler bugünkü TUS benzeri merkezi bir sınavla seçiliyordu. Üniversite Hastanelerinde ise her klinik uzmanlık öğrencilerini kendi yaptığı bağımsız sınavlarla belirliyordu.

Çok açık konuşacağım;

TUS öncesi dönemde bir üniversite hastanesinde ihtisas olanağı bulabilmek için, çok başarılı bir tıp fakültesi öğrencisi olmak, o konuda hevesli olmak, çalışkan olmak her zaman yeterli olmazdı. Başka özellikler aranırdı. İhtisas yapılacak anabilim dalındaki hocaların onayını almak o hocaların yakınları için çok daha kolay olurdu, diyelim. Örneğin ben okulumu bitirdikten sonra Eylül 1989 TUS’una girdim ve bu ülkenin en köklü tıp fakültesinde, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Genel-Cerrahi ihtisası yapma şansı buldum. TUS olmasaydı bu mümkün olur muydu? Bu soruya kolayca “evet” diyemem.

TUS tıpkı ÖSS gibi adil bir sınavdır. Biliyorsunuz siyasi partiler muhalefette iken populist vaatlerinden birisi de iktidar oldukları taktirde ÖSS’nin kaldırılacağı söylemidir. Bu mümkün olmuş mudur? Olamaz. Arz-talep dengesi talep lehine bozulmuş ise bir yarışma yapmak gerekir. Ülkemiz gibi oriyental özellikler taşıyan toplumlarda (bunu kötü anlamında söylemiyorum, doğu toplumu olmanın batıya birçok üstünlüğü de vardır, dayanışma, vb.) yarışmalar bilgisayarlar tarafından yapılmazsa, haksızlık, adam kayırma, vb. pek uzak olasılık değildir...Bunlar yapılmasa dahi söylentiler alır başını gider. İnsanların o yarışmaya güveni kalmaz, motivasyon kaybı olur. İnsanlar hak etmedikleri pozisyonlara gelir ki kesinlikle ülkemizin en önemli sorunu budur. İnsanların hak etmedikleri pozisyonlara gelmesi, hak edelerin buralara ulşamamasıdır.

Üniversitede eğitim şansı bulamayan gençlerin hedefinde Ö.S.S. vardır. Onlara göre bu şansı ellerinden Ö.S.S. almıştır. Bir araştırma yapılmış ve lisedeki gençlere başbakan oldukları taktirde ne yapacakları sorulmuş. Ezici bir çoğunluk Ö.S.S.’yi kaldıracağı cevabını vermiş. Ben gençlerden daha mantıklı cevaplar beklerdim doğrusu. Yine çok iyi biliyorsunuz, şu an iktidarda olan hükümet O.K.S.’yi kaldıracağını söylemişti ve bunun için bir çalışma yaptı. Bir de baktık O.K.S’nin adı değişmiş, S.B.S. olmuş ama sınav birken üçe çıkmış. Kötü mü oldu, bazı açılardan hayır kötü olmadı, tek bir sınavın insanın kaderinde önemli bir belirleyici olması yerine bu yük üçe bölündü. Ne var ki öğrenciler artık daha erken sınıflardan itibaren bu kaygıyı yaşamaya başladılar, eh bu da kötü oldu tabii. Demem o ki artık TUS’un varlığını tartışmamak gerekir, TUS’un seçiciliğini daha da artırmak için, sınavı daha güvenilir hale getirmek için çalışmak gereklidir. Ki bu yönde çalışmalar yapıldığını biliyoruz.

Sayın hocam sizin TUS eğitmenliğiniz nasıl başladı?

İhtisas sırasında USMLE (A.B.D’de yapılan TUS benzeri bir sınav) sorularını Türkçe’ye çevirmekle başlamıştım. Daha sonra ülkemizde bu alanda önde gelen kurumlarda hem yayıncılık hem de eğitmenlik alanlarında çalıştım.

TUS’a hazırlananlara özel önerileriniz var mı?

Çok klasik olacak ama öncelikle çok çalışmak gerekli. Bu yarışta var olan insanlar hekimler. Tıp Fakültesi sayısı son yıllarda anormal bir artış gösterse de, eğitim kalitesi düşse de ben hala bu ülkedeki en eğitimli, en iyi yetişmiş insanların hekimler olduğuna inanıyorum. Yarış hekimlerin arasında geçtiği için kolay değil.

Bu sınavda belli bir puanın üzerinde almak veya belli sayıda soru cevaplamak yeterli değil; yarıştıkları insanların önemli bir kısmını geride bırakmaları zorunlu. Bu nedenle garantisi yok. Ama şunu kesinlikle söyleyebilirim ki çalışmayanın şansı hiç yok. Çalışırken şunu asla unutmamaları lazım, sık sık hatırlamaları lazım; “eğer çalışırsam karşılığını alabilirim.” Çalışıp da arzulanan sonuç alınamıyor ise insanların çalışma yöntemini sorgulaması gerekir. Kitap başında harcanan süre tek başına belirleyici değil çünkü, alınan verim önemli. TUS’a hazırlık sürecini zamana yaymak önemli. Yani Tıp Fakültesi’nde 1. sınıftan itibaren dersleri neden-sonuç ilişkilerini kurarak öğrenen, klinik stajları hakkını vererek öğrenen insanların TUS’da başarılı olma şansı çok yüksek. Ne var ki öğrenci 1. sınıftan itibaren sadece sınıf geçmeyi amaçlamışsa (Tıp Fakültesi’nde en kolay şey sınıf geçmek, en zor şey öğrenmektir) TUS yaklaştığında telaşa kapılıyor; o güne kadar, 6 yıl boyunca, neden-sonuç ilişkisini kurmadan, sadece ezberleyip geçtiği bilgilerin tamamını bu sefer aylar içinde ezberleyip sınavda hatırlamaya çalışıyor.

Elbette bu panik Tıp Fakültesi alt yapısı sağlam olmayan insanları daha da sıkıntıya sokuyor. Kişiler dersanelerden mucize bekliyor. Tıp Fakültesi öğrencilerini TUS’da veya hayatta daha az başarılı kılan şu dogmatik düşüncedir; ki şiddetle karşıyım: “Tıp eğitimi ezbere dayanır.” Saçma sapan bir laf. Şunu kesinlikle iddia ediyorum ki Tıp eğitiminde ezber Hukuk eğitiminden hatta mühendislik eğitiminden daha azdır. Bu dogmatik düşüncenin yerleşmesinin bir nedeni de yetersiz Tıp Fakültesi öğretim üyeleridir. Yetersiz eğitici soru sorulmasını istemez; sorulan sorulara da “bunu böyle ezberleyeceksiniz” veya “bu böyle” gibi dayatmacı yanıtlar verir. Eğitim sistemimizdeki en önemli sorun budur. İşte tüm bu dayatmacı tutumlar birike birike Tıp fakültesinde eğitim ezberlemekten geçer gibi bir saçmalığı öğrencilerin beynine kazıyorlar. Oysa neden-sonuç ilişkileri kurulabilse, öğrenci her şeyi sorgulasa kesinlikle çağ atlarız. s Tıp Fakültelerinde TUS’a yönelik bir program uygulanıyor mu? Hem evet, hem de hayır. Evet çünkü sonuçta girilen sınav Tıp Fakültesinde öğretilen bilgileri sorguluyor. Kalkıp da sanat tarihi sormuyorlar. Hayır çünkü Tıp Fakülteleri uzun yılardır TUS’u görmekten kaçınıyor.

Tıp Fakültelerinin eğitim hedefini sorsanız hepsinden ortak şu cevabı alırsınız; bizim hedefimiz pratisyen hekim yetiştirmek. İyi güzel de sizin okulunuzda okuyan öğrencinin hedefi de ihtisas yapmak ve uzman hekim olmak. Tabii eğiten ile eğitilenin hedefleri ortak olmayınca sıkıntılar başlıyor. Pratisyen hekim yetiştirmek olan hedef bazı öğretim üyelerince uzmanlık sınavında başarıyı engellemek olarak algılanıyor. Ben birçok öğretim üyesinin klinikte boş zamanlarında TUS’a hazırlanan internlere nefretle yaklaştığını, derhal TUS kaynaklarını okumayı bırakmalarını, aksi halde stajdan geçer not vermeyeceklerini söylediklerini duymuşumdur. Tabii bu yaklaşımın bir nedeni de internlerin Tıp Fakültesi hastaneleri tarafından bedava iş gücü olarak kullanılmak istenmesidir.

İnternler TUS’a klinikte hazırlandıkları taktirde eğitimlerinin bir parçası olarak değerlendirilen klinik işleri aksayacaktır. Aslında bu sorun karşılıklı farkındalık ile aşılabilir. Bakınız size ilginç bir örnek vereyim; ülkemizde modern tıp eğitimi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ile başlamıştır. Hacettepe Tıp Fakültesi’nin de öncelikli hedefi ülke ihtiyaçları doğrultusunda pratisyen hekim yetiştirmek olmuştur. Son derece idealist bir eğitim verilmiştir. Altıncı sınıf için internlik deyimi ülkemizde Hacettepe tarafından ilk kez uygulanmış ve ilk dönemlerde internlere maaş da ödenmiştir.

Sonuçta Hacettepe’nin ilk mezunlarının hiçbiri pratisyen olarak kalmamış ve tamamı ihtisas yapmıştır. Günümüzde de pratisyen hekimin hem hastalar hem de sağlık sistemi, daha doğrusu Sağlık Bakanlığı tarafından horlanması devam ettiği sürece hekimlerin ihtisas yapma arzusu artarak sürüp gidecektir.

Prof.Dr. Anıl ÇUBUKÇU